A la minute

Açtım, sevgilim
ve seni ısmarladım,
alaminüt.
sonra vazgeçtim ayaküstülükten
-anlarsın ya...
"anlamadın ya..."
Oturdum içeride
dökük bir tabureye.
Seni ısmarladım sevgilim.
Bekledim.
Getirmediler.
-belki sen pişmedin diye.


Olsun.
Ben beklerim, sevgilim.
Ben beklemeyi
Marquez'den öğrendim.

Çizmenin Bağcıklarını Bağla

  "Asla sözünü kesmesine izin verme." nasihatini almıştı. Acemice başladı konuşmaya. Sözünü kesmesinden korkuyordu. Yine de kararlıydı: sözünü bitirene kadar susmayacaktı.

* * *

  "Brüj'de hava kararmaya başlamıştı. İsmini bilmediğim, iki köşesinde çıkış olan küçük bir meydanda bir banka oturdum, ellerimi dizlerime koyup seyre koyuldum. Sırtımı döndüğüm bina, diğerlerinden daha önemsiz olsa gerekti ki ışıklandırılmamıştı. Önüne üç-dört tane bank koymuşlardı. Sol yanımdaki bankta Belçikalı bir dede ve torunu oturuyorlardı; onların da yanında çalma hazırlıklarına başlamış sokak müzisyenleri gitarlarını akort ediyorlardı. 
   Hava adamakıllı kararmıştı. Bu da ışıklandırılan binadaki kontrastı artırmıştı. Meydanı himaye ediyordu sanki büyülü işlemeleri olan bu "önemli" bina. Meydanda göz gezdirmek istediğim çok şey vardı aslında: kafeler, kitapçılar, meydanın karşıdaki çıkışından dar bir sokağa doğru yürüyen insanlar..  Ama hediyelik eşya dükkânlarından alışveriş yapan annemin gelmesiyle tek başıma oturduğum banktan kalkacak olmama az kalmıştı; bu yüzden
işlemeli binayı lâyıkıyla incelemeye karar verdim.

  Sokak müzisyenleri çalmaya başlamışlardı. Çaldıkları müzik -Flemenkçe- başta fazla
yabancı gelmişti kulağıma, yine de binayı incelerken fonda o müzik çalınca aklımda mistik fırtınalar kopar, diye düşündüm. Nakarata geldiklerinde artık binaya bakmıyordum. Müzik, sanki şimdi tanıdık geliyordu kulağıma, sözlerini anlamamama rağmen. Ama emindim! Bu bir aşk şarkısıydı! Mırıldanmaya başladım.

  Eminim! Bu bir aşk şarkısı! Sözleri anlıyordum artık.

  O sırada aklımdan neler geçti biliyor musun? Bir şeyler eksikti, eksik olanları düşündüm. Brüj'deydim. İnceden yağan, bir değişik kokan bir yağmur eksikti. Müzik devam etmeliydi yağmura rağmen.. O aşk müziği. Yalnızlık fazlaydı mesela o gün. Birileri olmalıydı yanımda. Sen olmalıydın yanımda..."

* * *

   İki hafta önce'den iki hafta sonra İtalya'ya, insanların klişeleşmiş "Çizme" tabirinden yola çıkarak "Çizmenin bağcıklarını bağlamaya" gidiyordu. İsterdi hep görmeyi. Şimdi bir başka olacaktı. Biraz buruk, şairane, biraz daha buruk görecek ve gezecekti.

   Yollardaydı İtalya'da. Bağcıkları bağlayacaktı: çapraz bağ -Milano, Venedik, Floransa, Roma, Pisa.. Yollar düşündürmez miydi hiç? Yollar açtı zaten başına belayı, düşündürttü. O'nu düşünmek belaydı -şimdi nasılsa..

  Sürpriz yapmayı severdi, Venedik'te San Marco Meydanı'nda bir dükkândan İtalyan şarabı satın aldı. Şarap sevdiğini bildiğinden.. Aklına gelirdi illa ki yaratıcı bir şeyler..

  Düşündü, düşündü de keyfini çıkaramadı belki de gezinin.

* * *

  Son günleriydi artık, Roma'dan ayrılıp Pisa'da mola vererek Milano'ya geri dönme günü.. Önceki gece aramıştı; sesini duyurmuş, sesini duymuştu. Mutluydu.

  Fontana di Trevi'ye bir kez daha gidelim, diyerek ayrıldılar otelden. Önceki gün gittiklerinde kalabalıktan rahatsız olmuş, fazla kalamamışlardı. Sabah erken saatte tenha olur düşüncesiyle gittiler çeşmeye tekrar.

  "Roma'ya bir daha geleceğim, geleceğim ki arkam dönük fırlatıyorum Brüj'deki sokak müzisyenlerine vermeyi unuttuğum bozuk parayı sularına. Bu sefer yalnızlık fazla olmasa nasıl olur bre çeşme?" dedi. Roma o gün bir güzel soğuktu. Donsaydı çeşme, nasıl olurdu?

  Çıktılar yola. Roma'da yolluk hazırladılar kendilerine. Biraz acele etseler iyi olacaktı. 


Yalınayak Koşmak

Uzun zaman aklını bozan, hapsolmuş, 
müthiş bir tutku ve özlemle pişmiş duygular,
anlatır birilerine -ne kadar da masum, ağlayası gelir anlatırken.
Sıradan bir duygu sanar anlattığı..
O zaman öyle bir üzülür,
işte o zaman, küfretmezse olmaz..

Bazı kitapları görür,
derman olacak kitaplar.
Parası yok,
eğlenemez,
işte o zaman hor görülür ya
işte o zaman küfretmezse olmaz.

Aç, çıplak, sefildir kimisinin gözünde
ama o
içinden gülümser,
etrafı küçümser.

O aşağılayıcı gülümseyişler,
onlara küfreder şiir yazar.

Küfreder; hor görülmeye
kavga edip kanamaya,
har vurup harman savuranlara,
hissederek ağlamadığı günlere ve
hissettirerek ağlatanlara..

En sonunda küfr'ün uzmanı olur.



Çocukluk

 Tanrı, senin yaptığın her şeyi bilir, dedi annesi. Bu inanılmazdı ona göre. "Yorganın altından sana dil çıkarsam da mı bilir yani?" diye sordu. Evet yanıtını alınca korktu, ağlamaklı oldu. Birçok kez yorganın altından dil uzatmıştı annesine. Onu sadece kendisi biliyor sanıyordu. Korktu.

 Büyükçe bir evdi kaldıkları. Kışın ısıtması zor oluyordu. Kaloriferlere takviye olarak elektrikli soba kullanıyorlardı; ondan da korkuyordu. O, Tanrı olamazdı yine de. Çok salaktı. Yürümüyordu bile.

 Şeker olabilirdi belki Tanrı. Her zaman midesinde bulunurdu çünkü. Ya da belki su. Pekmezli süt.. Pekmezli süt şekerden daha güzeldi. O muydu Tanrı?

 Yorganın altına girip bir-iki deneme yaptı. "Bunu da gördü mü yani?" Görmüştü. Üzüldü. Şimdilik bunu bir yana bırakmakta fayda var diye düşündü. İçeri gidip babasını görmek istedi.

 Gitti salona. Panasonic teypte, daha önce hiç duymadığı bir müzik çalıyor, bir yandan da kulağına hiç yabancı gelmiyordu. Babasına sordu. Beethoven dedi babası - Beethoven, deterjan paketinden çıkan gerçekçi köpeğe verdiği isimdi. O isim nereden aklına gelmişti, onu da bilmiyordu. Bu müzik köpek miydi?

 Dinledi uzunca süre. Dokuzuncu'ydu çalan. Öyle etkilenmişti ki.. Tanrı, Beethoven'dı. Beethoven, onu yorganın altında bile görürdü mutlaka! Karar verilmişti! Korkmasına ne gerek vardı, Beethoven mükemmeldi..

 "Spring, belki bu kış gecesinde elektrikli sobayı sollayıp içimizi daha fazla ısıtır." deyip teypte bir şeylere bastı. Tanrı sustu. İçinden bir oyuncak çıkardı babası. Sonra başka bir oyuncak koydu. "Bu da Vivaldi." deyip.

 Vivaldi mi?! Spring mi? Beyaz arabalarının ismiydi. Renault Spring.. Yolda giderken çıkardığı seslere hiç benzemiyordu bu teypteki. Otomobil yolda giderken anırıyordu, eşek gibi. "Gıcık Spring, yolda giderken de böyle sesler çıkarsana!" Çalan müzik bir anda yok etti bu düşünceleri. Bu başka Spring, dedi. Yolda giderken annesi ona başka renk Springler gösteriyordu. 

 Karar verdi, Spring Tanrıydı. Araba olan Spring değil, müzik olan. Beethoven da Tanrıydı.

Jean-Paul Sartre'ın beş öyküsünün bulunduğu Duvar adlı kitaptan; "Bir Yöneticinin Çocukluğu" öyküsünde bir bölüm hatırlattı.

Beni de düşün

Bir arşivden
bir şarkı..
İstedim.
Yoktu, Müjgan değilsin ki!
Yine de istedim; çünkü o sıra
hayaline sarılıyordum!

Bir-iki büyükçe adım;
bir-iki kulaç dedim.
Gerek yok,
mesafeyi abartmaya!
Küçük dünya!

Kendine iyi bak, beni de düşün..

Ağladıkça

Dertten tasadan yoksun zamanlar,
bir ağlamaklı şarkı açar,
kapatmaya kıyamam...
Derdim olur "Ağladıkça"
bitene kadar ağlar,
ağlatılırım..
Sonra da
"Kafama sıkar giderim."

Halbuki aklımda ne Müjgan,
ne de Herhangi..

Ağladıkça kafama sıkar giderim...

Anti-tez

Bir saat önce
utanırdım,
içemezdim, oturup yazamazdım..
Çoluk çocuk..
Tez elden gitsinler!

Haydi fazlalık insanlar!
İmroz'da bu isimsiz rıhtımda,
işiniz yok sizin!
İçenlere bırakın,
yazanlara bırakın!

Saçlarım pejmürde..
Üstten dört düğme fora gömleğim..
Yanımdan geçen kızlar,
bakıyorlar yine de..
Fark etmiyor değilim..

Gayri ahengi haiz gece:
üç midye dolma,
sınırsız bira..

Saat on ikiyi geçmeden,
terkediverdi fazlalıklar etrafı..
Dükkanların ışıkları,
sönmesinler! Korkuyorum!
Rüzgar dinmesin!
Yarılanmış sepya biramı
savursun ordan oraya!
Sanki hacıyatmaz!

Işıklar,
ses,
kayıt!