ben hep çok mutluyum.
Prelüt
meydanlarında koşup güvercinler
uçurdum.
bayırlarında karahindibalara nefes nefese
üfledim.
bugünü saymazsak
tenine sönmüş kibritle yazılmamış şiir
bırakmadım.
bu,
daha
başlangıç.
uisge beathe
karanlıkta yoksunluklarımızdan dem tutalım
sen hiç olmamış gözyaşlarımı öperek ıslat
ben zaten yok hüzünlerini okşayayım.
gözlerinin yeşilinde bir çingeneden çiçekler alayım
varlıklarımız rastgele koparılmış bu kır çiçekleri
ve
asla içilmeyecek bir sarma sigaradan ibaret olsun.
ömrümün belki de çeyreğinde, irticalen.
sen hiç olmamış gözyaşlarımı öperek ıslat
ben zaten yok hüzünlerini okşayayım.
gözlerinin yeşilinde bir çingeneden çiçekler alayım
varlıklarımız rastgele koparılmış bu kır çiçekleri
ve
asla içilmeyecek bir sarma sigaradan ibaret olsun.
ömrümün belki de çeyreğinde, irticalen.
ŞH - Kadıköy
eskimemiş halatlar kaldı benden geriye
kimsenin iskeleye bağlayamadığı
bir şehir hatları vapuruyum.
ıslak bir seyyar köprü kaldı senden geriye
çok vapurun battığı
bir liman orospususun.
kimsenin iskeleye bağlayamadığı
bir şehir hatları vapuruyum.
ıslak bir seyyar köprü kaldı senden geriye
çok vapurun battığı
bir liman orospususun.
On sekiz yaş -son- şiiri
seni bir buçuk yıl tanıdım.
her biri bir buçuk yıldan
bir düzine yaşım var bugün.
dediğin gibi,
emziğini kaybetmiş, ağlayan
on iki yaşında bir bebeğim bugün.
her biri bir buçuk yıldan
bir düzine yaşım var bugün.
dediğin gibi,
emziğini kaybetmiş, ağlayan
on iki yaşında bir bebeğim bugün.
Ahmak ıslatan
Ben; bazen, seni
hiç tanımamış olmayı istedim.
en azından
yeni bir güne uyanana kadar.
Ben; hep, seni
görmek istedim.
gel gör ki
seni görmemek de güzel.
ama benim neyse ki
gözlerim var.
Ben; biraz, seni
işitmek istedim.
seni duyamamak da güzel
çünkü sesin,
öyle sessiz ki
sevdiğini söyler gibi.
Sen; hafiften, bana
dokun istedim.
bana dokunman da güzel
çünkü tenin
ılık ve sakin
ahmak ıslatan gibi.
Ben; arada, seni
öpmek istedim.
seni öpememek de güzel,
çünkü dudaklarındaki mühür
sanki
hiç bozulmamış gibi.
-yani yalan gibi.
Ben; çoğu zaman, seni
hiç tanımamış olmayı istedim.
hiç..
hiç tanımamış olmayı istedim.
en azından
yeni bir güne uyanana kadar.
Ben; hep, seni
görmek istedim.
gel gör ki
seni görmemek de güzel.
ama benim neyse ki
gözlerim var.
Ben; biraz, seni
işitmek istedim.
seni duyamamak da güzel
çünkü sesin,
öyle sessiz ki
sevdiğini söyler gibi.
Sen; hafiften, bana
dokun istedim.
bana dokunman da güzel
çünkü tenin
ılık ve sakin
ahmak ıslatan gibi.
Ben; arada, seni
öpmek istedim.
seni öpememek de güzel,
çünkü dudaklarındaki mühür
sanki
hiç bozulmamış gibi.
-yani yalan gibi.
Ben; çoğu zaman, seni
hiç tanımamış olmayı istedim.
hiç..
Söz
Zemheri sözlü,
gülmeyen yüzlü olduğun günler de varmış.
müsade et,
o günler güzel görünsün senin
ağlayan gözlü haline.
Bilirsin o günleri;
ikrar verdim,
ben, özümde ben, ben değilsem
Merter değil,
nâmerd erim.
gülmeyen yüzlü olduğun günler de varmış.
müsade et,
o günler güzel görünsün senin
ağlayan gözlü haline.
Bilirsin o günleri;
ikrar verdim,
ben, özümde ben, ben değilsem
Merter değil,
nâmerd erim.
Sakince
Kader gününden bir gün önce
yirmi üç haziranda
şarap tortusu rengi gece..
ileride bir yerde müzik çalmakta..
sakince..
Gözlerim Kafkaesk
-kızın yasaklı bahçelerini,
göremez istese de.
Kız kalkmış raks etmekte
gözleri bir hayli davetkâr..
ben raks etmeyi bilmem
gerçi,
nasılolsa gecenin sonu cehennem.
vücudumuz günahkâr.
ve kendi ritminde.
yirmi üç haziranda
şarap tortusu rengi gece..
ileride bir yerde müzik çalmakta..
sakince..
Gözlerim Kafkaesk
-kızın yasaklı bahçelerini,
göremez istese de.
Kız kalkmış raks etmekte
gözleri bir hayli davetkâr..
ben raks etmeyi bilmem
gerçi,
nasılolsa gecenin sonu cehennem.
vücudumuz günahkâr.
ve kendi ritminde.
Küfretmek güzel
Ne diye benimki bulunur
ne diye benimki bulur
söylesene öpemediğim kız!
Görsen, ben ki...
Bi' baksan; görür, gelirsin diyor.
-küfürbaz ve mistik şair bunları diyen..
Mistik'in içinden yalnız küfretmek geliyor.
Tekrar tekrarlıyor
içinde ölen
ters dönüp de
yüzeye batamayan şiiri.
ne diye benimki bulur
söylesene öpemediğim kız!
Görsen, ben ki...
Bi' baksan; görür, gelirsin diyor.
-küfürbaz ve mistik şair bunları diyen..
Mistik'in içinden yalnız küfretmek geliyor.
Tekrar tekrarlıyor
içinde ölen
ters dönüp de
yüzeye batamayan şiiri.
Kimse
Kim bilir, belki
Benzemez kimse sana, demeseler
benzerdi kimseler sana
-sanardım kimseleri sen..
Ve belki, kim bilir
Artık kimseyle sevişemem;
anladım, sevişmek kırmızı, demeseler
kimselerle sevişirdim..
-sanardım sevişmeleri sen..
onlar anlamış; ben anlamadım:
sevişmek eflâtun..
Benzemez kimse sana, demeseler
benzerdi kimseler sana
-sanardım kimseleri sen..
Ve belki, kim bilir
Artık kimseyle sevişemem;
anladım, sevişmek kırmızı, demeseler
kimselerle sevişirdim..
-sanardım sevişmeleri sen..
onlar anlamış; ben anlamadım:
sevişmek eflâtun..
Sekiz'i
Yıllarla sıfıra yaklaşıyor sekizi
çünkü sekizi
aslında bir pazartesi.
Hatırlamazsın sen şimdi
cumartesiden sözleştik.
Sözleşince
bende bir seremoni
ve içimde
-senin besten-
bir senfoni..
Hatırlamazsın sen şimdi
Kafka'nın Dava'sını aldığın gün
sekiz'i -pazartesi-
Sen öyle hatırla; ama unutma sekiz'indeki beni.
çünkü sekizi
aslında bir pazartesi.
Hatırlamazsın sen şimdi
cumartesiden sözleştik.
Sözleşince
bende bir seremoni
ve içimde
-senin besten-
bir senfoni..
Hatırlamazsın sen şimdi
Kafka'nın Dava'sını aldığın gün
sekiz'i -pazartesi-
Sen öyle hatırla; ama unutma sekiz'indeki beni.
Güller biter
Kan kırmızı güller biter senin yüzünde
güller biter öptüğüm yerlerde..
ve gül'ler biter bende
çünkü sen güldün mü
bende gülmeler biter;
ağlarım.
Senin yüzünden güller biter.
güller biter öptüğüm yerlerde..
ve gül'ler biter bende
çünkü sen güldün mü
bende gülmeler biter;
ağlarım.
Senin yüzünden güller biter.
İlk vapur
Yolculuk uzun: vapurla
Beşiktaş'tan
varmak bilmeyen sen olmayınca
Kadıköy'e
Henüz tenhayken,
sabah, ilk vapura binelim seninle.
Sensiz'ler gibi uzun sürsün.
ben, kadife ceketim ve kasketim
iskelede beklerken
sen anlatacaklarınla gel.
ilk vapur anlatacaklarıyla yanaşsın.
Beşiktaş'tan
varmak bilmeyen sen olmayınca
Kadıköy'e
Henüz tenhayken,
sabah, ilk vapura binelim seninle.
Sensiz'ler gibi uzun sürsün.
ben, kadife ceketim ve kasketim
iskelede beklerken
sen anlatacaklarınla gel.
ilk vapur anlatacaklarıyla yanaşsın.
Kehribar gibi
Sabaha karşı gibi
karşılar gibi sabahı..
-hani demiştim ya
bir Bob Marley şarkısı masumluğunda
ve kehribar görünen bir gece gibi.
Portakal çiçeği kokum her yana yayılmış gibi.
Öyle durgunsun ki kırmızılar içinde,
kıpkırmızı gibi.
Portakal çiçeği kokulu
kehribar gece gibi.
karşılar gibi sabahı..
-hani demiştim ya
bir Bob Marley şarkısı masumluğunda
ve kehribar görünen bir gece gibi.
Portakal çiçeği kokum her yana yayılmış gibi.
Öyle durgunsun ki kırmızılar içinde,
kıpkırmızı gibi.
Portakal çiçeği kokulu
kehribar gece gibi.
A la minute
Açtım, sevgilim
ve seni ısmarladım,
alaminüt.
sonra vazgeçtim ayaküstülükten
-anlarsın ya...
"anlamadın ya..."
Oturdum içeride
dökük bir tabureye.
Seni ısmarladım sevgilim.
Bekledim.
Getirmediler.
-belki sen pişmedin diye.
Olsun.
Ben beklerim, sevgilim.
Ben beklemeyi
Marquez'den öğrendim.
ve seni ısmarladım,
alaminüt.
sonra vazgeçtim ayaküstülükten
-anlarsın ya...
"anlamadın ya..."
Oturdum içeride
dökük bir tabureye.
Seni ısmarladım sevgilim.
Bekledim.
Getirmediler.
-belki sen pişmedin diye.
Olsun.
Ben beklerim, sevgilim.
Ben beklemeyi
Marquez'den öğrendim.
Çizmenin Bağcıklarını Bağla
"Asla sözünü kesmesine izin verme." nasihatini almıştı. Acemice başladı konuşmaya. Sözünü kesmesinden korkuyordu. Yine de kararlıydı: sözünü bitirene kadar susmayacaktı.
Sokak müzisyenleri çalmaya başlamışlardı. Çaldıkları müzik -Flemenkçe- başta fazla
yabancı gelmişti kulağıma, yine de binayı incelerken fonda o müzik çalınca aklımda mistik fırtınalar kopar, diye düşündüm. Nakarata geldiklerinde artık binaya bakmıyordum. Müzik, sanki şimdi tanıdık geliyordu kulağıma, sözlerini anlamamama rağmen. Ama emindim! Bu bir aşk şarkısıydı! Mırıldanmaya başladım.
Eminim! Bu bir aşk şarkısı! Sözleri anlıyordum artık.
O sırada aklımdan neler geçti biliyor musun? Bir şeyler eksikti, eksik olanları düşündüm. Brüj'deydim. İnceden yağan, bir değişik kokan bir yağmur eksikti. Müzik devam etmeliydi yağmura rağmen.. O aşk müziği. Yalnızlık fazlaydı mesela o gün. Birileri olmalıydı yanımda. Sen olmalıydın yanımda..."
* * *
İki hafta önce'den iki hafta sonra İtalya'ya, insanların klişeleşmiş "Çizme" tabirinden yola çıkarak "Çizmenin bağcıklarını bağlamaya" gidiyordu. İsterdi hep görmeyi. Şimdi bir başka olacaktı. Biraz buruk, şairane, biraz daha buruk görecek ve gezecekti.
Yollardaydı İtalya'da. Bağcıkları bağlayacaktı: çapraz bağ -Milano, Venedik, Floransa, Roma, Pisa.. Yollar düşündürmez miydi hiç? Yollar açtı zaten başına belayı, düşündürttü. O'nu düşünmek belaydı -şimdi nasılsa..
Sürpriz yapmayı severdi, Venedik'te San Marco Meydanı'nda bir dükkândan İtalyan şarabı satın aldı. Şarap sevdiğini bildiğinden.. Aklına gelirdi illa ki yaratıcı bir şeyler..
Düşündü, düşündü de keyfini çıkaramadı belki de gezinin.
* * *
Son günleriydi artık, Roma'dan ayrılıp Pisa'da mola vererek Milano'ya geri dönme günü.. Önceki gece aramıştı; sesini duyurmuş, sesini duymuştu. Mutluydu.
Fontana di Trevi'ye bir kez daha gidelim, diyerek ayrıldılar otelden. Önceki gün gittiklerinde kalabalıktan rahatsız olmuş, fazla kalamamışlardı. Sabah erken saatte tenha olur düşüncesiyle gittiler çeşmeye tekrar.
"Roma'ya bir daha geleceğim, geleceğim ki arkam dönük fırlatıyorum Brüj'deki sokak müzisyenlerine vermeyi unuttuğum bozuk parayı sularına. Bu sefer yalnızlık fazla olmasa nasıl olur bre çeşme?" dedi. Roma o gün bir güzel soğuktu. Donsaydı çeşme, nasıl olurdu?
Çıktılar yola. Roma'da yolluk hazırladılar kendilerine. Biraz acele etseler iyi olacaktı.
* * *
"Brüj'de hava kararmaya başlamıştı. İsmini bilmediğim, iki köşesinde çıkış olan küçük bir meydanda bir banka oturdum, ellerimi dizlerime koyup seyre koyuldum. Sırtımı döndüğüm bina, diğerlerinden daha önemsiz olsa gerekti ki ışıklandırılmamıştı. Önüne üç-dört tane bank koymuşlardı. Sol yanımdaki bankta Belçikalı bir dede ve torunu oturuyorlardı; onların da yanında çalma hazırlıklarına başlamış sokak müzisyenleri gitarlarını akort ediyorlardı.
Hava adamakıllı kararmıştı. Bu da ışıklandırılan binadaki kontrastı artırmıştı. Meydanı himaye ediyordu sanki büyülü işlemeleri olan bu "önemli" bina. Meydanda göz gezdirmek istediğim çok şey vardı aslında: kafeler, kitapçılar, meydanın karşıdaki çıkışından dar bir sokağa doğru yürüyen insanlar.. Ama hediyelik eşya dükkânlarından alışveriş yapan annemin gelmesiyle tek başıma oturduğum banktan kalkacak olmama az kalmıştı; bu yüzden
işlemeli binayı lâyıkıyla incelemeye karar verdim.
işlemeli binayı lâyıkıyla incelemeye karar verdim.
Sokak müzisyenleri çalmaya başlamışlardı. Çaldıkları müzik -Flemenkçe- başta fazla
yabancı gelmişti kulağıma, yine de binayı incelerken fonda o müzik çalınca aklımda mistik fırtınalar kopar, diye düşündüm. Nakarata geldiklerinde artık binaya bakmıyordum. Müzik, sanki şimdi tanıdık geliyordu kulağıma, sözlerini anlamamama rağmen. Ama emindim! Bu bir aşk şarkısıydı! Mırıldanmaya başladım.
Eminim! Bu bir aşk şarkısı! Sözleri anlıyordum artık.
O sırada aklımdan neler geçti biliyor musun? Bir şeyler eksikti, eksik olanları düşündüm. Brüj'deydim. İnceden yağan, bir değişik kokan bir yağmur eksikti. Müzik devam etmeliydi yağmura rağmen.. O aşk müziği. Yalnızlık fazlaydı mesela o gün. Birileri olmalıydı yanımda. Sen olmalıydın yanımda..."
* * *
İki hafta önce'den iki hafta sonra İtalya'ya, insanların klişeleşmiş "Çizme" tabirinden yola çıkarak "Çizmenin bağcıklarını bağlamaya" gidiyordu. İsterdi hep görmeyi. Şimdi bir başka olacaktı. Biraz buruk, şairane, biraz daha buruk görecek ve gezecekti.
Yollardaydı İtalya'da. Bağcıkları bağlayacaktı: çapraz bağ -Milano, Venedik, Floransa, Roma, Pisa.. Yollar düşündürmez miydi hiç? Yollar açtı zaten başına belayı, düşündürttü. O'nu düşünmek belaydı -şimdi nasılsa..
Sürpriz yapmayı severdi, Venedik'te San Marco Meydanı'nda bir dükkândan İtalyan şarabı satın aldı. Şarap sevdiğini bildiğinden.. Aklına gelirdi illa ki yaratıcı bir şeyler..
Düşündü, düşündü de keyfini çıkaramadı belki de gezinin.
* * *
Son günleriydi artık, Roma'dan ayrılıp Pisa'da mola vererek Milano'ya geri dönme günü.. Önceki gece aramıştı; sesini duyurmuş, sesini duymuştu. Mutluydu.
Fontana di Trevi'ye bir kez daha gidelim, diyerek ayrıldılar otelden. Önceki gün gittiklerinde kalabalıktan rahatsız olmuş, fazla kalamamışlardı. Sabah erken saatte tenha olur düşüncesiyle gittiler çeşmeye tekrar.
"Roma'ya bir daha geleceğim, geleceğim ki arkam dönük fırlatıyorum Brüj'deki sokak müzisyenlerine vermeyi unuttuğum bozuk parayı sularına. Bu sefer yalnızlık fazla olmasa nasıl olur bre çeşme?" dedi. Roma o gün bir güzel soğuktu. Donsaydı çeşme, nasıl olurdu?
Çıktılar yola. Roma'da yolluk hazırladılar kendilerine. Biraz acele etseler iyi olacaktı.
Yalınayak Koşmak
Uzun zaman aklını bozan, hapsolmuş,
müthiş bir tutku ve özlemle pişmiş duygular,
anlatır birilerine -ne kadar da masum, ağlayası gelir anlatırken.
Sıradan bir duygu sanar anlattığı..
O zaman öyle bir üzülür,
işte o zaman, küfretmezse olmaz..
Bazı kitapları görür,
derman olacak kitaplar.
Parası yok,
eğlenemez,
işte o zaman hor görülür ya
işte o zaman küfretmezse olmaz.
Aç, çıplak, sefildir kimisinin gözünde
ama o
içinden gülümser,
etrafı küçümser.
O aşağılayıcı gülümseyişler,
onlara küfreder şiir yazar.
Küfreder; hor görülmeye
kavga edip kanamaya,
har vurup harman savuranlara,
hissederek ağlamadığı günlere ve
hissettirerek ağlatanlara..
En sonunda küfr'ün uzmanı olur.
Çocukluk
Tanrı, senin yaptığın her şeyi bilir, dedi annesi. Bu inanılmazdı ona göre. "Yorganın altından sana dil çıkarsam da mı bilir yani?" diye sordu. Evet yanıtını alınca korktu, ağlamaklı oldu. Birçok kez yorganın altından dil uzatmıştı annesine. Onu sadece kendisi biliyor sanıyordu. Korktu.
Büyükçe bir evdi kaldıkları. Kışın ısıtması zor oluyordu. Kaloriferlere takviye olarak elektrikli soba kullanıyorlardı; ondan da korkuyordu. O, Tanrı olamazdı yine de. Çok salaktı. Yürümüyordu bile.
Şeker olabilirdi belki Tanrı. Her zaman midesinde bulunurdu çünkü. Ya da belki su. Pekmezli süt.. Pekmezli süt şekerden daha güzeldi. O muydu Tanrı?
Yorganın altına girip bir-iki deneme yaptı. "Bunu da gördü mü yani?" Görmüştü. Üzüldü. Şimdilik bunu bir yana bırakmakta fayda var diye düşündü. İçeri gidip babasını görmek istedi.
Gitti salona. Panasonic teypte, daha önce hiç duymadığı bir müzik çalıyor, bir yandan da kulağına hiç yabancı gelmiyordu. Babasına sordu. Beethoven dedi babası - Beethoven, deterjan paketinden çıkan gerçekçi köpeğe verdiği isimdi. O isim nereden aklına gelmişti, onu da bilmiyordu. Bu müzik köpek miydi?
Dinledi uzunca süre. Dokuzuncu'ydu çalan. Öyle etkilenmişti ki.. Tanrı, Beethoven'dı. Beethoven, onu yorganın altında bile görürdü mutlaka! Karar verilmişti! Korkmasına ne gerek vardı, Beethoven mükemmeldi..
"Spring, belki bu kış gecesinde elektrikli sobayı sollayıp içimizi daha fazla ısıtır." deyip teypte bir şeylere bastı. Tanrı sustu. İçinden bir oyuncak çıkardı babası. Sonra başka bir oyuncak koydu. "Bu da Vivaldi." deyip.
Vivaldi mi?! Spring mi? Beyaz arabalarının ismiydi. Renault Spring.. Yolda giderken çıkardığı seslere hiç benzemiyordu bu teypteki. Otomobil yolda giderken anırıyordu, eşek gibi. "Gıcık Spring, yolda giderken de böyle sesler çıkarsana!" Çalan müzik bir anda yok etti bu düşünceleri. Bu başka Spring, dedi. Yolda giderken annesi ona başka renk Springler gösteriyordu.
Karar verdi, Spring Tanrıydı. Araba olan Spring değil, müzik olan. Beethoven da Tanrıydı.
Jean-Paul Sartre'ın beş öyküsünün bulunduğu Duvar adlı kitaptan; "Bir Yöneticinin Çocukluğu" öyküsünde bir bölüm hatırlattı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)